19 Ağustos 2015 Çarşamba

Ankara seviyorum seni, yanaklarından da öpüyorum ama...

Yine güneşli bir gün. Evden çıkıp dilek pastanesinin oradan sola dönüyorum, çiçek ve narenciye kokuları ile dolu bir caddeden aşağıya doğru yürüyorum ki çiçekleri koklamaktan başım dönüyor, tansiyonum düşüyor. Burcu bana hanımeli, yasemin ve melissa kokularını ayırt etmeyi öğretti. Ataşehir sitesinin önünden geçerken yasemin, balıkçının bahçesinden geçerken hanımelileri koklamaktan bayılacak gibi oluyorum. Carrefour'un olduğu göbekten sağa dönüp devam ediyorum. Aslında denizin, hindistan cevizi ve kakaolu güneş kremlerinin kokusunu takip ederek de aynı yere çıkılabiliyor. Sonra dümdüz yürüdüğüm de işte buraya varıyorum. Burada var oluyorum. Ve en önemlisi tatilde değilim artık burada yaşıyorum.




Evet Antalya'da yaşıyorum artık.Yok böyle çok yavan oldu. Akdenize 500 km kıyısı olan, hergün güneşli, kaleiçinden limana doğru inerken kendinizi yüzyıllar öncesinde hissedebileceğiniz Likyalılar, Lidyalılar, Bergamalılar, Romalılar, Selçukluların yaşadığı bir şehirde yaşıyorum artık.









Bugün de olduğu gibi her fırsat bulduğum da ( ne kadar da klişe bir laf oldu " her fırsat bulduğumda" yı değiştiriyorum. Üşenmeyip kıçımı kaldırabildiğim zaman diyelim çünkü balkonda da toroslardan bana çam kokusunu getiren bir rüzgar var.)  buraya geliyorum.

Buraya kadar anlattıklarımdan anlaşılacağı üzere yukarıdaki manzaraya bakarken ne kadar mutlu olduğum, kendimi ne kadar şanslı saydığım sonucuna varabiliriz. Bugün tam da burada durdum Şu müziği  dinliyordum, ilerde bir çocuk farkettim 25-26 yaşlarında kirli sakallı. Muhtemelen arka sokaklardaki bir kafede veya otelde çalışıyor, üzerinde mekanın isminin yazılı olduğu kırmızı bir tişört var. Gelip birkaç bank öteye oturdu. Sanırım sigara molasında, 15 dakika kadar orada durdu ve kafasını kaldırıp denize bakmadı. Telefon ile uğraşıyordu. Ne yaptığı önemli değildi ki bir kere bile kafasını kaldırıp denize bakmadı, kalkıp giderken bile.

Böyle işte. Sonra epey düşündüm hiç de düşünmeye değmeyecek sıradan bir konu üzerine (olsundu bu benim zaten her zaman yaptığım şeydi.) " iki insanın aynı şeye bakarak farklı şeyler hissetmesini ve hatta diğerinin bakmaya bile layık görmeyişini " İşte böyle albayım Hikmet'in de dediği gibi "bazen kelimeler aynı anlamlara gelmiyor." birinin sevdiğini diğerinin sevmemesi, senin seni seveni sevmiyor olduğun gibi. Kelimelerin aynı anlamlara gelmemesi gibi, gördüklerimiz ve yaşadıklarımız da herbirimiz icin aynı anlamlara gelmeyebiliyor.

Hayata farklı açılardan bakıyor olmak, denize başka banklardan bakıyor olmak gibi. Herkesi hizzaya getirip milimetrekare hesapları yapsak, aynı açılardan baksak bile gördüklerimizin anlamı farklı.

Tamam çok dağıttım konuyu okuyucuya hiç saygı yok bu blogda. Yok efenim bir sıraya koy, giriş gelişme sonuç olsun ama yok aklına geleni hemen yaz. Neyse ne anlatıyordum; son günlerde neler yaptıgimı

Oysa ki burası benim evimmiş, mutlaka yaşamam gereken yermiş. Şimdiye kadar ki üniversite ve iş hayatımın Ankara'da geçtiğini düşünürsek buradaki hayatım, tecrübelerimden öğrendiğim gerçeklere çok uzak. Bazı yürüyüşlerde Ankara'daki arkadaşlarımı, kardeşimi ve bu kozmopolit şehirlerde yaşayan insanları düşünüyorum.( evet sadece yürüyüşlerde düşünebiliuorum :) ) İşe gitmek için tıklım tıklım metrolara binmek zorunda kalmak, trafikte saatleri harcamak, haftasonları kocaman binaların arasında küçücük parklarda kim olduğunu bilmediğin adama neredeyse sırtını dayayıp piknik yapmaya çalışmak. Onlar orada yaşamayı hakediyorlar mı ? Peki ben burada yaşamayı hakedecek ne yaptım? Yaşadıklarımızın çoğunluğu raslantısal bir durum, tesadüf biraz, birazcık da seçenek.

5-6 ay önce tekrar başlamayı çok istedim. Üniversiteden yeni mezun olmuşum gibi veya ailemin yanından Eskişehir'den yeni ayrılıyormuşum gibi veya yüz yıl daha önceye gidip yeniden üniversite tercihi yapacakmışım gibi. Tekrar başlasam keşke dedim.
Sonra yine aynı üniversiteyi ( Ankara Üniversitesi-Antropoloji) okuyacağıma karar verdim. Bunu hallettik.
Dünya'ya daha yakın bir yerde yaşamak istedim. Ağaca, suya, güneşe daha yakın ve şimdi burdayım.

Azmettim, çalıştım, kazandım, başardım gibi bir durum yok. Sadece karar verdim ve elimdeki beni değerlendirdim. Yok yok yok hayır. Kişisel gelişim kitabı yazarları gibi  " Karar vermek, kazanmanın yarısı" falan gibi laflar etmeyeceğim. Şanslıydım. Biraz ingilizcem burada yaşayıp para kazanacak kadar şans verdi bana.

Buraya kadar yazdıklarımı şöyle bir okuyup gözden geçirecek uzunluğa ulaştı yazı. Şöyle bir baktım da hep deniz kenarına gidip uzaklara dalıyormuşum gibi olmuş, bir yalnızlık senfonisi tadında. Yeni arkadaşlar edinme gibi bir huyum pek yoktur aslında ama buraya gelince bir sosyal oldum bir sosyal oldum ki sormayın gitsin. Akdeniz havası ayrı bir kafa yapıyor insanda galiba. Öncelikle canım arkadaşım Burcu var burada ki burada olmamın en büyük sebeplerinden biri. Sonra birçok yeni arkadaşım var bir de Akdeniz akşamlarının geceleri var.Yeni arkadaşlarım ile Antalya akşamlarında soğuk soğuk biralar içiyor, tatlı muhabbetlere dalıyorum. Bir de çok eğleniyorum.

"Ne zamandır yazmıyorsun, Niye yazmıyorsun" diyenlere sesleniyorum. Yukarıdaki sebeplerden ötürüdür yazamıyorum aslına bakarsanız hayatı yaşamaktan, hayatı yazmaya vakit kalmıyor pek.


2 yorum:

  1. Sonunda yazabilmene çok sevinsem de hayatı yazmanı değil yaşamanı tercih ederim :))

    YanıtlaSil
  2. Sanırım neden yazmamanı anladım:) ama cennet orası.. ama olsun bak yazmassan nasıl anlarız yaşadığını bu güzellikleri.:)

    YanıtlaSil